Mükemmel dizüstü bilgisayarı ararken

by Burak Bayburtlu on 15 Mart 2007

in İnceleme,Dizüstü,Mobil cihazlar

Okumaya başlayanlara önemli uyarı: bu yazı oldukça uzun ve tamamen benim bir bilgisayar almadan önce yaşadığım kargaşayı anlatıyor. Bazen gereksiz araştırmacılığın bir insanın bilgisayar alışverişini nasıl bir işkenceye çevirebileceğini görmenize sebep olabilir, hatta kafanızı bile karıştırabilir, bilginize!

Bugün son dönemlerde kafamı en çok kurcalayan teknolojik soru işaretini paylaşmak istiyorum. Teknoloji, mobilite, yenilikler diyorum madem, her ne kadar çok ihtiyaç duymasam da yeni bir cihaz denemekte fayda var düşüncesiyle bilgisayarımı yenilemeye karar verdiğimden bu yana yaklaşık 6 ay geçti. Evet, koskoca bir 6 ay! Neden bu kadar sürdüğünü falan anlatacağım ancak önce biraz tarih :)

2000 yılının Kasım ayından bu yana sadece dizüstü kullanıyorum. Bunun sebebi açık: performanstan ve özelliklerden ödün vererek taşınabilir bir bilgisayar sahibi olmanın avantajlarını yaşamayı tercih ediyorum. İlk dizüstü bilgisayarım olan Asus L8400‘ü seçerken öncelik o zamanlar benim için tek kriter Quake 3 çalıştırabilmesi olmuştu, yani şimdii kadar büyük sıkıntı yaşamamıştım.

Oyun için dizüstü bilgisayar almanın doğru seçim olmadığını, bilgisayarı aldıktan birkaç ay sonra çıkan oyunlarda performans sorunları yaşayınca anlamışsam da hayatımdan gayet memnundum. 700 MHz Pentium III işlemci, 8 MB S3 Savage MX ekran kartı ve 3 kilonun altında ağırlığıyla benim için ideal bir bilgisayardı. Bunun üzerine bir de uygun fiyatını ekleyince mükemmeli bulduğumu düşünmüştüm.

Aradan geçen yaklaşık 2,5 yıl boyunca bir defa yıldırım düşmesi(ne yazık ki gerçek, ama bu başka bir yazı konusu) bir defa da fazla sıcağa dayanamayarak tamir gördü. Eskimesi nedeniyle klavyesinin önündeki panel ve mouse tuşları da bir defa değiştirildi. Bunca zamanın ardından RAM upgrade’i ve daha sonra kardeşimin elinde kalan sabit diskinin yenilenmesine rağmen halen babam ve anneme Windows XP üzerinde Firefox çalıştıran bir web terminali olarak hizmet ediyor.

Bir bilgisayar seçmek için ne kadar uğraşırsınız bilmiyorum ama benim ilk dizüstü seçimimden çok ders çıkarmıştım. Bu yüzden kısa bir araştırma sürecinin sonunda 1680×1050 pixellik ekranlı, 64 MB ekran kartlı, uzun pil ömürlü bir model olan HP nx7010 almaya karar verdiğimde sene 2003′tü. Siz siz olun, bir modelde karar kıldığınızda daha azına razı olmayın, stoklara girmesi için 3 ay beklemeniz gerekse bile :)

nx7010′la geçen ilk yıl, uzun süren bir balayı gibiydi: her şey harikaydı. Ancak 1 yılı tamamlayana kadar tüy gibi gelen bilgisayarımı taşıma sürem arttıkça omzumdaki yük de ağırlaşmaya başladı. Bir sonraki bilgisayarım muhakkak hafif olacaktı. Daha taksitleri bitmeden oyunlarla ilgili sıkıntılar yaşamaya başlamıştım, demek ki bir dizüstü bilgisayardan uzun vadede yüksek oyun performansı beklememem gerekiyordu. Zaten artık eskisi kadar çok oyun da oynamadığımdan ekran kartı konusunda çok hassas olmamam gerekiyordu. Büyük ve yüksek çözünürlüklü ekran küçük yazılar ve uzun süreli kullanımda yaşlanan gözlerimin daha çabuk yorulmasına sebep oluyordu. Visual Studio ya da CAD gibi geniş masaüstü alanı gereken uygulamalar kullanacaksanız bunu büyük bir masaüstü monitöre bırakmak gerekiyormuş, bunu da not düştük.

Yine de 3 yıla yakın bir süre hiçbir sorun yaşamadan kullandığıma göre fena bir seçim yapmamıştım, RAM dışında bir takviyeye ihtiyacı olmadan tıkır tıkır çalıştı nx7010. Burada da bir ipucu size: artık RAM fiyatları sudan ucuz ve siz siz olun alabildiğiniz kadar çok RAM alın. Windows’ta birden çok uygulamayla çalışmak için 1 GB ve fazlası gerekiyor, bunu kabul ederseniz inanın çok daha mutlu günler sizi bekliyor olacak.

Ve geldik 2006′ya. 2006, Windows Vista‘nın çıktığı ve Mac OS X‘in yıldızının iyice parladığı yıl olarak kafamın iyice karışmasıyla kapanırken seçim eskisi kadar kolay olmayacaktı. Önümde ikili bir yol ayrımı vardı.

Seçim 1 – Windows Vista

Windows Vista ile yoluma devam edeceksem olmazsa olmazlar:

  • Çift çekirdekli bir işlemci,
  • 2 GB RAM,
  • Bütünleşik olmayan bir ekran kartı,
  • ve 100 GB üstü harddiskti.

Bunları bir araya getirince seçim şansım %75 oranında azalıyordu. Özellikle 2 GHz Core 2 Duo işlemcilerin(T7200 ve daha büyük kod numarasına sahip modeller) 2 MB yerine 4 MB L2 önbellek sahibi olduğunu öğrenince bu oran %90′a çıkıyordu. Piyasadaki 10 modelden ancak 1′i 2 GHz işlemci ve 2 GB hafıza ile gelebiliyordu. Bunlara bir de 2 kg sınırı ekleyince elimde Sony Vaio‘nun SZ serisi ve Dell‘in XPS M1210‘u kalıyordu. İşlemciden ve ekran kartından aynı anda fedakarlık edersem HP Pavillion dv2000 serisi de alternatif olabilecekti. Ancak bu modeller ya Türkiye’de çok pahalı(Vaio) ya da istediğim işlemciyle gelmeyen modellerdi.

Bir bilgisayar alırken Türkiye’de garantisi olmasını göz ardı edecek kadar zengin değilim, Adsense’ten kazandığım milyonlarca dolara rağmen :) Bu yüzden bilgisayarı yurtdışından almak ya da yurtdışından getiren birinden almak gibi bir alternatifi değerlendiremiyordum, sonra “neden ABD’den almadın?” demeyin bana. Her gün teknik servislerle ilgili bir korku filmi senaryosu okusam da muhatabımın evimden binlerce KM uzakta olmamasını tercih ediyorum.

Sony Vaio‘lardaki distribütör karmaşası ve yüksek fiyatları yüzünden almak istemiyorken Sony Avrasya‘nın bu cihazları bizzat getirmesiyle sorunumun yarısı çözüldü. Diğer yarısı ise halen çözülmedi diyebilirim: ilk kullanımda garip gelen klavyesine rağmen Sony Vaio SZ ile çalışmak müthiş bir deneyim. Aynı donanımı 3 kg’a sığdıran Toshiba‘lar olduğunu düşününce insan “nasıl oluyor da 1.6 kg’a bu kadar çok şey sığmış?” diyor. Çift ekran kartı ile performans gerekmedikçe Intel GMA 950 ile pil ömrünü uzatma avantajı da cabası. Kısaca teknik özellikleri ve karbon fiber kasası ile tam bir mühendislik harikası, ama çok pahalı. Karbon fiber olmayan modelin hem daha ağır olması, hem de ekranıyla ilgili okuduklarım canımı sıkınca Vaio alternatifinden vazgeçmek zorunda kaldım.

Dell XPS M1210 ise önceleri tam aradığım bilgisayar gibi gözüküyordu. T7200 işlemcili, 2 GB RAM’li, orta seviyenin üstlerinden bir ekran kartı olan Geforce Go 7400 ve 120 GB sabit diskle geliyordu. Dönebilen 1.3 megapiksel kamerası ve ortalam üstü tasarımı da cabası.

Tabi araştırma yaparken yurtdışı siteler kullanmış olmam bir hata, geç de olsa farkettim: Türkiye’deki dağıtıcılar bu modelin nedense sadece T5500 yani 1.66 GHz ve 1 GB RAM’li modelini getirmeye karar vermişti. Aradan birkaç ay geçince T5600 işlemcili model de geldi ancak heralde satılmayacağını düşündükleri için T7200 işlemcili model getirmediler. Dell’i aramak ya da Bimeks’e telefon bırakmak tabii ki bir işe yaramadı. Sonuç: hüsran.

Yine de şu an paranın alabileceği en iyi “hafif ve hızlı” dizüstü bilgisayarları bulmuştum. Dell XPS M1210 ve Sony Vaio SZ serisi bu tip seçim yapacakların ilk tercihi olmalı.

Seçim 2 – Mac OS X

Bu cepheye geçince insan kendini hayal aleminde gibi hissediyor. Mac OS X, size Vista‘dan daha keyifli(üzgünüm) bir arayüz deneyimi sunarken bunu piyasadaki en şık cihazlarla işbirliği içinde gerçekleştiriyor. Ufak bir dizüstü dediğimiz zaman ise Macbook şu an için tek seçenek.

Macbook ile geçirdiğim kısa sürede birkaç problem dışında harika bir deneyim yaşattı diyebilirim. Problem dediğimi de çok ciddiye almayın. Tek sorun kendimi sudan çıkmış balık gibi hissetmemdi :) Hemen Firefox indirdiğimde ilk sürpriz beni karşıladı: kurulum nerede? İnanın halen bilmiyorum ancak bizim tilki tıkır tıkır çalışıyordu. Bu hem iyi hem kötü. İyi çünkü çalışması için büyük çaba sarfetmemiştim. Kötü çünkü yıllardır kurulum ekranları bekleyen biri olarak ne olup bittiğini anlayamamış olmaktan rahatsız olmuştum. Heralde alışılmayacak bir şey değildir?

Bu cephede karşılaştığım en büyük sorun oyunlar olacaktı. Windows kurmakla falan uğraşacaksam neden Windows almıyordum? Açıkçası Windows bağımlısı gibi hissettiğimden Mac OS X‘ten bir türlü emin olamadığımı itiraf edeyim. Burada Mac-severlerin tepkisini almaya çalışmıyorum, geçiş konusuda deneyimlerini paylaşırlarsa beni daha memnun ederler.

Bir süre Macbook‘un siyah modelini alayım diye düşündüm. Hazır Core 2 Duo modeller çıkmışken ve pek çok birinci nesil hastalığı tedavi edilmişken harika bir seçim olabilirdi. Ama siyah modele ekstra birkaç yüz YTL vermişken pekala Macbook Pro da alabilirdim, fark açılıyordu ancak buna değecekti. Macbook Pro ile herhangi bir notebook’u kıyaslamamak gerektiğini modeli yakından inceleyince anladım. Onu ayrı kılan özelliklerini sıralarsak:

  • 1440×900, 15.4 inch bir ekran için mükemmel bir çözünürlük – 1680×1050 kadar yorucu değil, 1280×800′den de çok daha verimli
  • Hiç karanlıkta otururken klavyeye bakıp da tuşları göremediğinizde ışığı açmak zor geldi mi? Aydınlatmalı klavyeyi bir de gözlerinizle görün, aşık olacaksınız
  • Parlak ekran yerine mat bir ekran seçeneği olması da doğru kararlardan. Piyasadaki bilgisayarların neredeyse hepsinde o parlak ekranlar kullanılırken birileri çıkıp “ya bu parlak ekranlar iyi, hoş da, parlamaların vereceği rahatsızlığı hiç düşünmüyor musunuz?” demiyor
  • Ve son olarak ekran kartı: ATI Mobility Radeon X1600, şu an için en hızlı ekran kartı işlemcilerinden biri ve çok az modelde kullanılıyor. Kısaca yeni bir oyun denemek istediğimde canımı bir süre daha sıkmayacağı kesin :)

Macbook Pro‘yu şampiyon olmaktan uzak tutan tek şey, Mac OS X‘e çoktan razıyken, boyutları oldu. 15.4 inch bir dizüstü için gayet ince ve taşınabilir boyutlara sahip olsa da her gün yanımda taşıyacağım bilgisayarımın daha ufak olmasını istiyordum. Yani temelde şu ikilem yüzünden Mac sevdasından vazgeçtim: Macbook‘un boyutlar güzeldi ama Mac kullanacaksam bu Macbook Pro olmalıydı. Bir de şu söylentisi artık ayyuka çıkmış Featherbook, yani 12 inch’lik Macbook Pro, ha çıktı ha çıkacak endişesini de ekleyince Mac de alamadım.

Seçim 3 – Tablet PC

Seçimlerdeki istikrara siz de hayran kaldınız değil mi? Bu kararsızlıkla kapıdan çıkabildiğim için şükretmem gerek :) İkili yol ayrımı sırasında bir sonuca varamadığım için üçüncü bir seçim olduğunu farkına vardım, varmak zorunda kaldım. “Windows Vista mı Mac OS X mi?” derken şu ana kadar bahsetmediğim en önemli kriterimi, yani sıradan olmayan bir dizüstü alma arzumu, tatmin edecek bir son alternatifim olduğunu farkettiğim. Tabi bu noktada Türkiye‘nin Tablet PC konusunda ne kadar kısır kaldığını öğrenmem çok sürmedi. Tüm ithalatçılardan sadece Toshiba‘yı takdir etmem gerek: Tecra M7 ve Portégé M400 modelleri çıkalı çok olsa da hali hazırda stoklarında bulundurmalarıyla benden artı puan aldılar.

Yakın zamanda kurcalama fırsatı bulduğum Tecra M7, donanım özellikleri olarak neredeyse mükemmel ve Vista ile neredeyse problemsiz çalışıyor. Ancak kağıt üzerindeki kadar büyük(14.1 inch ekranı nedense çok büyük gözüküyor) ve ağır(2.7 kg) olması yüzünden benim taşınabilirlik kriterlerimden sınıfta kaldı. Performans ve özellikle ekran kartından ödün verirsem Portégé M400 alabilirdim ancak bu defa da işin içine giren fiyat/performans oranı benim canımı sıkıyordu: daha yavaş bir bilgisayara daha çok ödemek mantıksız geliyor bana.

Diğer markaları incelemeye başladım: HP tc4400 hem çok tipsiz, hem de ağırdı. Dell ise her nedense tablet dünyasında yoktu. Asus‘un R1F modeli hem ufak hem de hafifse de hem tipini beğenmemiş olmam, hem de 1.83 GHz işlemciye mahkum edilen zavallı Türk tüketicisi konumuna düşmem, beni bu cihazdan da uzaklaştırmıştı. İşte tam o sırada HP‘nin çokluortam özellikleri ön plana çıkarılmış Pavillion serisinden yeni bir modelin piyasaya sürüleceğini öğrendim.

HP tx1000(ya da tam model adıyla tx1125) 28 Şubat’ta 1200 USD fiyatla ABD’de piyasaya sürülecekti. En güzel özelliği de, ki Gökalp gibi çizerlerin hoşuna gitmeyecektir, digitizer bulunmadığı için parmakla kullanabilecek olmamdı. Tanıtımlardan etkilenmiş, tasarımını çok beğenmiş, kumandası, dokunmatik ekranı ve tasarımıyla bir anda benim kişisel 1 numaram olmuştu.

Bu noktada biraz bilgi vermem lazım. Tablet PC konseptinin gereksinimleri arasında aktif digitizer kullanımı ön koşul. Bu sayede kalemi dokundurmadan ve daha hassas bir şekilde fare imlecini hareket ettirmek mümkün olurken kalem dışında ekrana temas eden hiçbir şey fareyi hareket ettirmiyor, bu da sizin ekranı kağıt gibi kullanabilmenizi sağlıyor. HP tx1000‘de ise bu özellik yok. Ancak bu, daha önceki UMPC/Origami deneyimime dayanarak söylüyorum, bence bir avantaj. Parmağınızla bir onay kutusuna OK demeye alıştığınızda düz ekranlı dizüstünüz size çok yavan geliyor.

Her ne kadar HP tx1000‘i 1 numaraya oturttuysam da alternatifleri değerlendirmeden edemedim. Eğer dokunmatik ekranlı bir tablet pc almak istiyorsanız zaten seçenekleriniz kısıtlı: IBM X60, HP tx1000, Sony Vaio UX serisi ve Asus R2H gibi UMPC‘ler. IBM X60‘a hiçbir perakendecide rastlamadım, getirdiklerini de sanmıyorum(yarın belki arar sorarım). Gelse de fiyat seviyesi çok yukarda ve bu kadar sıkıcı bir bilgisayarı(tek hoparlör, ciddi IBM tasarımı), üstüne para verseler anca kullanırım :) Şaka bir yana, Vaio UX serisinden devam edelim: kendisi oldukça pahalı ve performansı çok düşük olduğu için listeden çıkmak zorunda kaldı. UMPC‘ler ise halen birinci nesil olmanın bocalamalarını yaşıyor: olması gerekenden yavaş, büyük ve pahalılar – onları da elemek zor olmadı.

Bu noktada finalistim olabilen HP tx1000 serisinin özelliklerinden bahsetmem lazım. Ekran kartı Geforce Go 6150, yani çok güçlü değilse de GMA 950‘den iyi performans gösteriyor ve kendine ait hafızası var. Monitörü dokunmatik ve 12.1 inch büyüklüğünde, aşağı yukarı A4 kağıt boyutlarında yani. İşlemci, AMD Turion 64 x2 – TL-52, çok tatminkar değilse de bana yetecek gibi gözüküyor. Core 2 Duo T7200 işlemciden vazgeçiyorsam da hiç olmazsa tablet pc deneyimi için vazgeçtim diyerek kendimi rahatlatabileceğim. Ağırlığı boyutuna göre çok az değilse de 2 kg. sınırımın altında. Yani kalın ve ağır bir defter gibi kolumda taşırken Tecra M7‘deki gibi kol kası yapmama gerek olmayacak. Ve son olarak cihazın tasarımına ilk gördüğüm anda vuruldum: harika bir touchpad’i var, 1.3 megapiksel kamerası, parmak izi okuyucusu, bir dokunuşta çıkan uzaktan kumandası…ve hepsinin üzerine parmak izi olacağına adım gibi emin de olsam dış yüzeyi simsiyah ve pırıl pırıl. Tasarım bir yana, teknik özellikleriyle resmen “ben Vista için yaratıldım” diyor.

Bu kadar beğendiğime göre hemen satın alalım dediğimde tabii güzel bir sürpriz beni karşıladı: ülkemize gelen tx1000‘ler, şu an gümrükte ve ithalat işlemlerinin bitmesini bekliyorlar. Bu hafta içinde depolarına ineceğini öğrendiğimde biraz olsun rahatladım diyebilirim. Gümrükten benim ellerime ulaşana kadar yeni bir bilgisayar bulmazsam mükemmel dizüstü bilgisayar arayışımın da sonuna gelmiş olacağım.

Uzun bir yazı olduğunu ve yazının başında kriterlerimin çok belirgin gibi gözüktüğünü ancak en sonunda bambaşka bir yere geldiğimi görüyorsunuz: T7200 işlemci, 2 GB RAM, en az Geforce Go 7400 ayarında ekran kartı ve en çok 2 kg. ağırlık derken ağırlık dışında hiçbir şeyi tutmayan HP tx1000‘de karar kılabildim, siz de bu süreçte kararımı etkileyenlerden kendinize pay çıkarabildiyseniz ne ala.

Özetle: Son 6 aydır ideal dizüstü bilgisayarın peşinden koşuyor olmanın getirdiği birikimi paylaşırken aslında çok bilmenin ne kadar kötü olduğunu da anlatmaya çalıştım. Bu noktada illa yorum yapacaksanız şu sorulara cevap verebilirsiniz:

  • Benim yerimde olsanız ne yapardınız?
  • Sizin için en iyi dizüstü bilgisayar hangisi ve neden?
  • Farkındaysanız Monster, Datron, Cbox gibi markalardan hiç bahsetmedim, bunlarla ilgili deneyimleriniz var mı?
Related Posts with Thumbnails

Previous post:

Next post: