Microsoft nereden koşuyor? – Bölüm 2

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazı 2 bölümlük bir serinin 2. bölümü. Bu nedenle eğer burada bahsettiklerim size bir şey ifade etmiyorsa bir koşu gidip ilk bölümü okumanızda fayda var. Eğer okuduysanız da kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Ne demiştik en son? 2015 Microsoft için hızlı ve yenilik dolu bir yıl olurken yenilikleriyle herkesi şaşırtmaya devam ediyor. İlk bölümde bahsettiğim ürünlerin bir de benim bakış açımdan değerlendirmeleri, umarım yazının başlığındaki sorunun cevabını da içerecek, görelim bakalım:

  • Sondan başlayalım… Microsoft şüphesiz müthiş bir lansman yaptı ve tanıttığı ürünleri tanıtış şekli bile değişmiş, eski şirketimi tebrik etmek istiyorum – bu kadar sürede herhalde ancak bu kadar değişilebilirdi. Hele bir Bryan Roper karakteri var ki… bence gecenin yıldızı oydu (tabii Surface Book‘tan sonra)
  • Surface Book müthiş bir cihaz olmuş. Benzer bir cihazı herkes Apple‘dan beklerken Microsoft‘un bu yaptığı atılıma, önceki yıllardaki donanım fiyaskolarını da düşünürsek (Microsoft Kin gibi) şapka çıkarmak lazım.
  • Yine de kafamda oturmayan bir şey var ki… neden halen açık seçik fiyatlar ve ürün özellikleri sunum esnasında yazılmıyor? Ne amaçlanıyor? Bilemiyorum. Buradan da hemen ilk maddedeki verdiğim yıldızlı 5’in yıldızını bu vesileyle alıyorum.
  • Surface Pro‘da alışılmışın dışında bir atılım olduğunu da söylemem lazım. Benim beklentim SP1’den SP2’ye geçişteki türden bir değişim olması yönündeyken ortaya çıkan cihaz bambaşka ve her yönden üstün bir cihaz olmuş. Ayrıca tasarım dilinde de Apple’dan hafif de olsa kopya çekildiğini arkadaki logo’nun parlak metalden olmasına bakarak bile söyleyebiliriz.
  • Lumia 950 XL ve Microsoft Display Dock ikilisi müthiş çalışıyordu, en azından demoda. Her ne kadar bazı Android cihazlarda ve Kickstarter projelerinde hayata geçirilmiş/geçirilmeye çalışılmış da olsa, ilk ortaya atan Blue Dock‘tan bu yana en başarılı uygulama gibi duruyor.
  • Diğer cihazlarda ise detaya girmeden genel bir bakış atarsak göreceğiniz tek şey var: İnternet. Bu saçma duran cümle size ne düşündürdü bilmiyorum, o nedenle riske girmeden açıklayayım. Tam olarak da İnternet üzerindeki forumlar, bloglar, haber siteleri, kullanıcı mesajları…. aklınıza gelecek tüm değerlendirmeleri dinleyip cihazları tam olarak insanların istediği şekle sokmuşlar gibi gözüküyor. Surface Pro 3‘teki touchpad’den şikayetçi miydiniz? Artık çok daha iyisi var. Surface gibi olsun ama dizüstü olsun mu diyordunuz? Artık Surface Book var…. gibi. Bu da Microsoft gibi 40 yaşında bir şirketin ben de içindeyken yaşamaya başladığı değişim sürecinin müthiş bir sonucu. Tekrar tebrikler.
  • Microsoft’un burada hareket edebileceği bir alan daha vardı, o da Surface Pro 4 için bir Surface Book Cover çıkarmak. Aynı özelliklere sahip cihazları karşılaştırınca Type Cover‘la alacağınız i5/8GB/256GB bir Surface Pro 4‘ün fiyatı 1.428$ olurken aynı özelliklere sahip, harici ekran kartsız bir Surface Book satın almayı tercih ederseniz 1.699$ ödemeniz gerekecek. Birbirine muhtemelen yakın performansa sahip iki cihazın sadece pil ömrü ve klavyede ayrışarak 250 dolar farkının olması, neredeyse 400 dolara ulaşacak fiyatla bir Book Cover çıkarmalarına engel oldu. Ya da şu an deniyorlar, eğer bu maya tutarsa ileride biz eski Surface Pro kullanıcıları için de bir pilli kapak çıkaracaklar, kim bilir?
  • Bir de artık mobilde oyunun mevcut kurallarına uyarak kazanamayacağını gören bir Microsoft var. Siz de katılacaksınızdır; Microsoft farklı bir şey yapmayı bu yüzden tercih ediyor, Continuum, Surface Book ve HoloLens gibi cihazlarla Apple’ın iPhone’da, iPad’de yaptığı şeyi yapıyor. Temelde yaptığı ürünlerini kıyaslanamaz hale getirerek kendine yeni bir alan yaratmak. Yarattığı bu yeni alanda da istediği gibi at koşturma şansı oluyor, standartları kendi belirliyor.
  • Ve gelelim sözün özüne… Microsoft bunları yaparak ne hedefliyor? Kestirmek çok zor değil: artık kaybetmekten yorulmuş, potansiyelini tekrar farkına varmış ve saldırgan, kazanmak isteyen, bir nevi orta yaş bunalımını atlatıp tekrar hayata 4 elle sarılan bir insan gibi hareket ediyor Microsoft, kendi açtığı kulvarlarda da lideri oynamak ona çok yaramış gözüküyor.

Uzun uzun 2 bölüm oldu ve sizler için Microsoft’un cihazlar tarafındaki rotasını incelemeye çalıştım. Microsoft’u güzel günler bekliyor. İşletim sistemi ve uygulama alanındaki zengin deneyiminin meyvelerini de gidişata bakılırsa hem kullanıcıların hem de yatırımcıların gözünde değeri eski görkemli günlerini görebilir diye de ekleyim.

One more thing… Microsoft’un Surface ve Surface Pro’yu kimin zamanında yaptığını hatırlıyor musunuz? ;)

[Link: Microsoft nereden koşuyor? – Bölüm 1]

Microsoft nereden koşuyor? – Bölüm 1

Microsoft bu yıla hızlı başlayıp hızlı devam ediyor. Yılın son çeyreğine girerken yaptığı 6 Ekim 2015 tarihli lansmanda da yine beni şaşırtmaya devam etti. Bu yazı ve devamında işte bu lansmanda tanıtılanlar ışığında Microsoft’un rotasını anlamaya, anlatmaya çalışacağım.

Şu an okumakta olduğunuz bu ilk bölümde, pek çok teknoloji sitesinde çok detaylı bulacağınız ön incelemelerin bir özetini bulacaksınız. İkinci bölüm ise hemen yarın yayınlanacak ve benim yorumlarımı içerecek ki… Neden hazır bir yazıyı ikiye böldüğümü merak edenleri de bir önceki yazıma beklerim.

Ayrıca yazıya başlamadan önce bir de bilgi vereyim. Bu yazıda farklı bir yöntem deneyeceğim ve tepede gördüğünüz Surface Book fotoğrafı dışında görsel öğe kullanmayacağım. Ürünlerin tümünün bağlantıları yazının en altında olacak. Bu şekilde yazıya daha çok odaklanabilmenizi ümit ediyorum, yorumunuz olursa da beklerim.

Ve şimdi özetler:

  • İlk olarak oturum yeni bir HoloLens demosu ile başladı. Etkileyici ancak 3,000$’lık geliştirici sürümü son kullanıcı için ne kadar uçuk olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? 1,000$’a telefon alınan bir ülke için belki de gerek yok ;)
  • Hemen giyilebilir cihazlardan devam ettiler ve Microsoft Band 2‘yi duyurdular. Gorilla Glass 3’lü yeni ekranıyla ve yenilenmiş yazılımıyla daha iyi bir amatör atlet olmanızı hedeflediklerini net bir şekilde dile getirdikleri için ben hemen hedef kitlenin dışında kaldım. Özellikle sınıfında olmayan VO2 veya uyku kalitesi analizi gibi fonksiyonları yabana atmayalım (ya da atmayın). Bir de yeni sensörü var: barometre(!)
  • Onu Lumia serisinin iki yeni ferdi, amiral gemisi 950 ve onun büyük versiyonu 950 XL takip etti. Bu cihazları özel yapan onların 20 megapiksellik kamerası, dev gibi (5.2″ ve 5.7″) canlı ekranları ya da bol çekirdekli (6 ve 8 çekirdek) işlemcileri değil; Continuum fonksiyonu. Bu cihazları henüz fiyatı açıklanmamış ve ne zaman çıkacağı belirtilmeyen (çok yakında!) bir adaptör, Microsoft Display Dock, yardımıyla 3 USB, 1 DisplayPort ve 1 HDMI bağlantısı olan bir PC’ye dönüşüyor. Muhtemelen pek çok insanın evinde ve/ya iş yerinde ek bir bilgisayar almaya ihtiyaç duymamasını sağlayacak bu özellik üzerine gelecekte daha çok konuşacağız gibi düşünüyorum.
  • Buraya kadar sakin ilerleyen sunum Surface Pro 4‘ün tanıtımıyla hareketlendi. Surface Pro 4, bugüne kadar üretilmiş en ince Surface Pro (tanıdık geldi mi?) Ayrıca daha hızlı, emsal gösterildiği ve fiyat seviyesi olarak da akranı sayılabilecek Macbook Air’den %50 daha yüksek performansa, yeni bir dock, klavye ve kaleme.. ve bunları daha da akıcı kullanmamız için daha iyi ve büyük bir ekrana sahip. Teknik detaylar bir yana, zaten hep tuttuğum ve artık rakiplerinin (Apple ve Google’dan bahsediyorum) de taklit ettiği bir cihazı 4. jenerasyonda iyice olgunlaşmış gördüm. Fiyatı da 899$’dan başlıyor, ön siparişler hemen yayından sonra açıldı.
  • Ve son olarak Microsoft’un son yıllarda HoloLens’ten sonra en iyi sakladığı cihazlarından birini tanıttılar: Surface Book. İsminin tanıdık geliyor olması dışında tasarım çizgileri de rakip gördükleri Macbook Pro’ya ne kadar benziyor, siz görün karar verin. Cihazın en çarpıcı özelliği League of Legends‘ı rahat kaldıracak bir GeForce ekran kartı ile geliyor olması (950 ya da 960 serisi olabilir) ve 12 saatlik pil ömrü. Hoş; bir detayı sunumda atladılar: harici ekran kartı 1,499$’lık modelde bulunmuyor ve en az 1,899$’lık modele çıkmanız gerek. Finalde Surface Book’un klavyesini çıkarıp kalemli bir tablet’e dönüştürerek izleyenleri (ben dahil) çok etkilediler. Prestige filmini izlediyseniz daha güzel anlaşılacak, muhtemelen bu güzel kapanış herkesin aklına kazınmıştır

Yazının başında da dediğim gibi, yazıya burada ara veriyorum. İkinci bölümü kaçırmamak için sağda solda bir takım bağlantılar olacak, işte o bağlantılardan takip edebilirsiniz. Görüşmek üzere ;)

[Link: Microsoft nereden koşuyor? – Bölüm 2]

Bahsi geçenler

  1. HoloLens Development Edition
  2. Microsoft Band 2
  3. Microsoft Surface Pro 4
  4. Microsoft Surface Book
  5. Lumia 950
  6. Lumia 950 XL
  7. Microsoft Display Dock
  8. Continuum

Bloglar geri mi dönüyor?

Bir şekilde önünüze düşen bu metni nereden okuduğunuzu bilmiyorum. İtiraf edeyim, aslında nereden gelip de gördüğünüzü bilmekte de zorlanıyorum, bu ayrı bir efor gerektiriyor. Ama başlıktaki sorunun cevabını vereyim; sanırım evet.

Çok değil bundan 2-3 yıl öncesine kadar 1 blog sitesi ve 2-3 sosyal ağda yer almanın yettiği bir dünyadan bugün geldiğimiz nokta pek çoğumuzun korkulu rüyası haline gelmişken bir de Facebook Notes çıktı başımıza ancak şimdiden söyleyim bu daha bir başlangıç :)

Bu yazının nereye doğru ilerlediğine gelirsek…

Dün Wired’da bir makale okudum. Burada plogging adını verdiği yeni bir kavramı ortaya atan yazar 140 karakter hızında yaşanan sosyal medya içerik akışının içinde halen daha uzun ifadelerin kendine yer bulduğundan söz ediyor.

Bence haksız da değil. Belki de Tumblr ile başlayan çevrimiçi ortamda paylaşılan içeriğin kısalma süreci, bugün artık Skype, WhatsApp, Snapchat, BiP (aman dikkat) gibi anlık mesajlaşma araçları ve onların çevresinde oluşan caps, emoji, sticker, fotoğraf ve video ile zenginleşen iletişim dili sayesinde iyiden iyiye kelimeler yerini ifadelere bırakırken nasıl bu konuda haklı olabilir ki?

Bu yazıyı yazmaya başladığımda inanın bu fikrin doğruluk nedeni konusunda hiçbir bilgim yoktu ancak bir şekilde önsezilerim evet diyordu. Tabii ki İnternet beni yine hayal kırıklığına uğratmadı ve kısa bir araştırmanın sonunda hazırlanan iki rapora ulaştım, bağlantıları en altta bulabilirsiniz.

İki raporu uzun uzun incelemenizi öneririm. Benim not aldığım kısa kısa 4 madde ise şöyle:

  • İdeal metin uzunluğu 300 kelime
  • En çok tüketilen içerik blog yazıları
  • Fotoğraflar bu içeriklerin tamamen ötesinde ve etkileşimi tetikliyor
  • En çok tüketilen ve paylaşılan içerik tipi de bilgilendirici içerikler

Bir fikri doğrulamaya yönelik çalıştığımı düşünüyor olabilirsiniz(ben de şüphe etmedim değil). Ancak konu hem çok tartışmaya açık hem de araştırmalar 1 yaşında olduğundan ufak tefek eksikleri de olsa bence halen geçerli. 2015’in içerik alanına getirdiği şüphesiz en önemli yenilik video tarafında oldu ki bu da bambaşka bir yazı konusu.

Özetle; bir şekilde halen neden blog yazıldığını ve Facebook’un yıllardır kendi haline terk ettiği kaslarını harekete geçiren gerekçeleri paylaşmaya çalıştım. Yorumlarınızı beklerim.

[Link: What Types of Content Perform Best on Social Media?]
[Link: Content Engagement by Generation]

Bak sen şu Twitter’a!

Twitter ne kadar süredir platform üzerinde paylaştığımız adresleri takip ediyor bilmiyorum ancak kısa bir araştırmayla bundan 1 yıl 1 ay evvel olduğunu şu yazıda görebilirsiniz.

Öncelikle bilgi vereyim, Twitter’ın adres kısaltma servisi olan t.co, 140 karakter kısıtlaması açısından çok faydalı. Ayrıca tüm Twitter tıklamaları t.co üzerinden geleceğinden, web sitenizin trafik analiz yazılımında Twitter’dan gelen trafiği ayrıştırmanız da kolaylaşıyor. Bunlar tabii madalyonun parlayan yüzü :)

Diğer yüzü ise Twitter üzerinde paylaşılan tüm adreslerin Twitter tarafından takip ediliyor olması. Takip ediliyor dediğim, hepsi bir veri ambarında depolanıyor, t.co adreslerine yapılan tıklamalar ise Twitter’ın şimdilik sadece seçtiği iş ortaklarına sunduğu Twitter Analytics servisi üzerinden izlenebiliyor.

Buraya kadar her şey normal zira bir platformun değerini sadece kullanıcı sayısı değil, ekosistemine sunduğu araçlarla da ölçülüyor. Twitter Analytics de kullanıcıları için olmasa da iş ortakları için oldukça kıymetli bir araç olacaktır, henüz denemedim bilmiyorum.

Tek sorun Twitter’ın üzerinden iletilen tüm web adreslerini kısaltılıyor olması.

Örneğin sadece bir arkadaşınızın görmesi için yüklediğiniz ve Twitter direkt mesaj üzerinden gönderdiğiniz fotoğrafın adresi, siz o mesajı gönderir göndermez Twitter sunucularına gidiyor ve tabii ki Twitter’ın malı haline geliyor.

Bu nasıl bir sorun yaratabilir? Öncelikle Twitter’ın bu konuyla ilgili duruşuna dair bir bilgi bulamadım, ne bir gizlilik bildirimi var ne de kullanım alanları. Bu nedenle örneğin, Twitter bir arama motoru hizmeti sunsa (ya da içerikleri arama motorları ile paylaşsa) benim DM üzerinden paylaştığım bir adresin o sonuçlar içinde çıkıp çıkmayacağı konusunda hiçbir bilgim yok.

Twitter’ın bu konudaki kendince haklı gerekçesini de paylaşayım: kullanıcılarını DM üzerinden paylaşılan tehlikeli adreslerden korumak (kaynak: Twitter resmi blogu)

Hal böyle olunca insan ister istemez şu ünlü aforizmayı hatırlıyor:

Bir miktar geçici güvenlik uğruna temel özgürlüklerinden fedakarlık edenler, özgür olmaya da güvende olmaya da layık değillerdir.

Benjamin Franklin

Siz de benim gibi Twitter’ın mahremiyetinizi ihlal etme riskini göze alamıyor iseniz, Twitter üzerinden paylaştığınız direkt mesajlarınızda dikkatli olun.

Eyüp’te bir festival

Bugün size teknolojiden bahsetmeyeceğim. Konumuz bir festival ve mahalle baskısıyla elimizden alınan özgürlüklerimiz olacak.

One Love Festival, 11 yıldır düzenlenen bir müzik festivali. Her yıl yaz aylarında düzenlenen festival, dünyaca ünlü pek çok grup ve müzisyeni Türkiyedeki müzikseverler ile buluşturuyor. Bu yıl festival son birkaç yıldır olduğu gibi Santral İstanbu’da düzenleniyor, daha önce Parkorman ve Maslak Venue’de de düzenlendiğini hatırlıyorum.

Peki nedir bu Santral İstanbul? Haritası aşağıda, izahatı da onun ardında:


Eyüp ilçesinde geniş bir düzlük üzerinde kurulu olan Santral İstanbul’da Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünün de kullandığı eğitim binaları, konferans salonları, restoranlar, kafeteryalar, otopark ve yayılmalık çimler yer alıyor. Adını aldığı Silahtarağa Santrali ise İstanbul’un ilk endüstri merkezinin kalbi olmuş, 1911-1983 yılları arasında İstanbul’a elektrik sağlamış bir elektrik santrali. Çok değerli bir tarihi doku olan Santral’in restorasyonu bu bölge için aslında çok önemli bir kazanım, farkındalar mı bilmiyorum?

Her ne kadar kağıt üzerinde apayrı iki kurum olsalar da Santral İstanbul ve Bilgi Üniversitesi Santral kampüsü içiçe geçmiş iki oluşum ve girişlere kadar ortak kullanıyorlar. Bilgi Üniversitesi’nin sitesinin en altından Santralİstanbul’a verilen sabit bağlantı de organik bağın adeta dijital imzası olduğundan biz fani insanlar için bunu karıştırmak çok kolay.

Santral içindeki işletmelerle ilgili iki önemli ayrıntı var: Tamirane ve Otto Santral, festival zamanları dışında da pek çok etkinliğe ev sahipiliği yapıyor. Bu etkinlikler olsun olmasın alkollü içki satışı sürekli mevcut. Bunu söylememin sebebine geleceğim.

Tamirane ve Otto Santral’in Eyüp’te tek alkol satışı yapan yer olmadıklarının da altını çizmemde de yarar var. Bu çevredeki pek çok yeme-içme yeri alkol servisi yapıyor.

Ülkemizde içki satışı ruhsata tabi ve bu ruhsat belediyelerce veriliyor. Festival ve benzeri etkinliklerde içki satışı bu etkinliğin düzenlendiği alandaki işletmelerin mevcut ruhsatları üzerinden yapılıyor.

Özetle:

  • One Love Festival, ilk kez Santralİstanbul’da düzenlenmiyor
  • Santral İstanbul’daki işletmeler festival dışında da her zaman içki satışı yapıyor
  • Eyüp’te Santral İstanbul dışında pek çok işletmede içki satışı yapılıyor
  • İlçede alkol satışı belediye izni olmadan yapılamayacağından belediyenin bu konuyla ilgili bir duruşu olmadığını söyleyebiliriz
  • Şayet One Love’da içki satışı yapılacak olsa idi bu Santral İstanbul ve oradaki işletmeler üzerinden yapılacaktı

Ancak ne hikmetse 28 Haziran 2012’de Eyüplülerin çok üzüldükleri bilgisi kamuoyuna yansıdı:

Bir yıl evvel de bu festivale karşı çıkmış ama engel olunamadığını ifade eden haber çıktıktan sonra Eyüp’te festivale hayır diyen vatandaşlar, Twitter üzerinden örgütlenmek için 10 gün çalıştı ve #eyuptebirafestivalinehayir etiketi 8 Temmuz 2012’de trending oldu.

Bunu Yeşilay Cemiyeti Başkanı Muharrem Balcı’nın 10 Temmuz 2012’deki açıklamaları takip etti:

…ve bu açıklamanın ardından Efes One Love Festival adı One Love Festival oldu. Hoş, organizasyon firması Poizitif’in ilgili sayfasında halen böyle yer alıyor:

Haber gezetelere yine aynı gün yansıdı. ‘Efes’i gitti ‘One Love’ı kaldı başlığıyla verilen haberle ilgili yorumlar da, Eyüp Belediye Başkanı ile ile EfesOneLove resmi hesabından paylaşılan mesajlara rağmen pek çok alternatif basın kanalında “Efes Pilsen sponsorluktan atıldı” gibi paylaşımlar sürdü. Gazetevatan’daki haberden aldığım ekran görüntüsü aşağıda:

Efes One Love hesabından yapılan resmi açıklama:

Festivalin isminden ‘Efes’ markasının çıkması yetmemiş olacak ki ertesi gün Milli Gazete’nin manşeti şöyleydi:

Festival günü yaklaştıkça gündem pek çok konuyla çalkalanıyor, Milli Gazete’nin bu akıl almaz manşeti ile endişeler artıyordu. Derken o gün geldi çattı. İlk gidenlerin kaçta girdiğini bilmiyorum ancak öğleden sonra gelen açıklama başta benim olmak üzere herkesin tepesinin tasını attırır nitelikteydi:

Efes Pilsen ve festival organizasyonunda görevli insanlarla ilgili bazı duyumlarım var ki, bunları duyum olduğu için yazmayacağım. Ancak o gün Twitter’a düşen şu mesaj durumun ciddiyetini gösterir nitelikteydi:

Bu mesajdan yarım saat kadar sonra bir grup protestocunun girişe gelip güvenlikle tartışıp geri gittiğini de yine Arda Çetin teyid etti. Daha büyük bir olay yaşanmadığı için şanslı sayılabiliriz.

Eyüp halkının, belediyenin ve medyanın baskılarına rağmen aynı saatlerde festival alanı dışında şöyle bir manzara vardı:

Festival alanından bir diğer kare:

Bugün sabahtan beri bu konuda yazılıp çizilenleri toparlamaya uğraşıyorum yine de bütün bu olan biteni ben bir sonuca bağlayamadım. Tek cümleyle özetlemek gerekirse:

One Love Festival, mahalle baskısına boyun eğmiş/eğdirilmiş, festivale katılan insanların yaşam tarzlarına ve sadece kendileriyle ilgili bir tercihlerine cebren ve alenen ‘müdahale’ edilmiştir.

Bu olan bitenden kim ne fayda sağladı çıkaramadım? Zarar gören kişi ve kurumlar elbet var, festival keyfi biraya bağlı olmasa da orada olanların yaşam tarzlarına yapılan müdahaleyi ise hazmedemedim. O yüzden cevabını veremediğim, vermekten çekindiğim bazı soruları da yazmadan edemeyeceğim:

  • Bir sonraki festivalde bizleri neler bekliyor? Devlet görevlileri herkesin özgürlüğünü güvence altına almak için daha neyi bekliyor?
  • Festivalin nerede ve nasıl olacağı aylardır biliniyorken bir anda böylesine büyük bir infial neden yaratıldı?
  • Bir festivalde içki içilmesi bir başkasını neden ilgilendiriyor? Bundan ne zaman sıyrılacak insanlarımız?
  • Festival alanında yer alan ve ruhsatını kullandırmayı son anda reddeden işletmeler bunu neden yaptı?
  • Organizasyon şirketi ve sponsorların yasal hakları neler? Bu işletmeleri dava edecekler mi?

Türkiye için aslında görünenden çok daha karanlık, acıklı bir olaydır bu. Bu karanlığı ardımızda bırakıp özgürlüğü, saygıyı, beraber yaşamayı öğrenmiş bir toplum olmamızı diliyorum.

Lütfen artık sesinizi çıkarın ve siz de özgürlüğünüze sahip çıkın.

Not: Bu konuda kurulan bağımsız bir platforma daha 1 gün olmadan 10.000’in üzerinde insan kaydoldu. Siz de ilk adımı buradan atabilirsiniz: ozgurlugunesahipcik.com

Hangisi döver: Apple mı Samsung mu?

Malumunuz, son dönemde akıllı telefon alanında en çok tartışılan konu Apple vs Samsung. Konu ilgi alanım olunca Ekşi Sözlük’te apple vs samsung başlığını okumaya başladım ve maalesef aklıma yatan bir entry de göremedim. Kimse benim merak ettiğim soruların cevaplarını yazmayınca tabii iş başa düştü. Gelin beraber inceleyelim: Continue reading