
Bu haritada tanıdığınız bir sürü sitenin simgelerini göreceksiniz. İşte sosyal medya, bu haritada adı geçen ve geçmeyen tüm araçlarla sesinizi duyurup size ilgi duyan insanlarla etkileşim içinde bulunmanızın genel adıdır. Sosyal medyada kişi, kurum, organizasyon – aklınıza ne gelirse varolabilir. Geleneksel medyanın aksine her zaman etkileşimli ve bununla beraber riskli de bir mecradır. Sosyal medya, sosyal hayatın ta kendisidir – acısıyla da tatlısıyla da.
Bu ön bilgiyi de verdikten sonra gelelim konumuza. Son günlerde blog yazarlarının başını çektiği Türk sosyal medya camiası fokur fokur, kazan gibi. Kazandaki su fazla kaynayınca biliyorsunuz – taşar ve altındaki ateşi söndürür, su yavaş yavaş soğur ve hiç ısınmamış gibi buz keser, yola çıkış amacından uzaklaşır. Hele hele gaz kendi kendine kesilmezse çakacağınız ilk kıvılcım ortalığı darmadağın eder.
Ben bunu istemiyorum, bu yüzden de bu satırları yazma gereği hissediyorum.
Biraz hafızaları tazeleyecek olursak; dünyanın en önde gelen markalarından biriyle tanıştığımda 2007 yılının sonuna yaklaşıyorduk. Türkçe bir teknoloji blogu tutmaya başlayalı neredeyse 2 yıl olacaktı. O günü hiç unutmam ve hayatımın bir grafiği olsa sıçrama anlarından biri olarak hatırlarım. Ancak son 1 haftaya yakın süreyi Friendfeed ve bloglardaki yazışmaları gözden geçirdikten sonra benim hayatımın en önemli olayları arasında sayabileceğim hatıraların aslında dışarıdan hiç de hoş gözükmediğini anladım.
Anladım ama nasıl anladım? Yanılmıyorsam Mart (2009) başında aldığım bir davete olumlu yanıt verirken bugün sosyal medya kazanının bu şekilde kaynayacağını beklemiyordum. Davet büyük bir tatil merkezindendi ve benim gibi pek çok blogcuyu 4 günlük kısa bir kaçamağa davet ediyordu.
Yıllar önce öğrendiğim önemli bir terim var: empati. Sadece öğrenmekle kalmadığım ve karşımdakini anlamak için kurduğum bağa empati deniyor. Empati kurmak her zaman o kadar kolay değil. İnsanlar özellikle klavye başına geçip de satırları döktürürken karşısındakiyle empati kurmayı bırakın, insan olduğunu bile unutabiliyor. Daha deneyimsiz ve heyecanlı iken içine çok az da olsa düştüğüm bir hatadır, siz de düşününce kendi hatalarınızı hatırlayacaksınız.
İşte empati yoluyla (ve tabii sevgili Deniz Oktar ile yaptığım uzun telefon görüşmesiyle) şu an bu kısa kaçamak sonunda olanları ve verilen tepkileri daha iyi anlayabiliyorum. Önce bunları madde madde paylaşayım:
- Bizler kriterleri şeffaf olmasa da büyük bir şirket tarafından tamamen şirketin değerlendirmelerine dayanan bir seçim sonucu tatile gittik. Kriterlerin şeffaf olması gerektiğine inanmıyorum, inanan varsa beri gelsin.
- Başlangıçta her şey güzel gidiyorsa da muhalif sesler duymaya başladığımızda ilk günümüzü tamamlamış, tabiri caiz ise pelte gibi kendimizi diskoya atmıştık. Çok eğlendiğim bir gecenin ardından güç bela odaya çıkıp yattığımda canım halen hiç sıkılmamıştı.
- Ertesi gün ise her zamanki gibi geçiyordu – sadece “@Kanyon Starbucks” değil de “@Rixos Premium Belek” yazdık. “kahve içiyorum” değil de “diskoda eğleniyorum” yazdık. Yeni aldığımız kek kalıbının değil de az sonra içine atlayacağımız havuzun fotoğrafını çekip gönderdik. Yani yine hayatımızı Friendfeed ve Twitter üzerinden paylaştık. Geçen yıl iki dostumla yaptığım Food Trip 2.0′dan tek farkı o seyahatin masrafını cebimizden yapmamızdı.
- İşte ne olduysa o zaman oldu. Biz cevap vermedikçe yazılan muhalif sesler, daha da gür çıkmaya başladı. Hikayeler yazıldı, listeler yapıldı, isimsiz hesaplar ortaya çıkıp önüne gelene yorum yaptı, block ve hide’lar havalarda uçuştu.
- Bütün bunlar olurken itiraf edeyim, bunları yazanlardaki empati eksiği nedeniyle canım sıkıldı, bozuldum, “ne yapıyorum ben” diye kendime sordum. Hatta hem açıktan hem içimden “acımızdan mı geldik buraya! bunlar ne biçim insanlar?” diyerek veryansın ettim.
Ancak direk olarak isim vermeden, beni doğru dürüst tanımadan direk beni ve kendimi parçası hissettiğim topluluğu hedef alan yazılar yazıldığında pek çok kez klavyeye sarılacakken durdum – beni durduran dostlarım, sağolun, bu sayede daha sağlıklı bir değerlendirme yapma fırsatım oldu. İşte zaman içinde süzgeçten geçirip önemli olduğuna inandığım 3 konu:
- Eğer gerçekten bir takım şeyleri birilerinin yaptığına inanıyorsanız siz isim ve örnek vermedikçe, mesela “Burak Bayburtlu inceleme yapmak için Xxxxxx firmasından para almış, ona kıyak geçmiş, yüksek puan vermiş, kötü yanlarını gizlemiş” diyemeyecekseniz, o yaptığınız yorumlar, yazdığınız hikayeler, havaya uçup gidiyor. Eğer söyleyecek bir sözünüz varsa çıkın söyleyin, bir de açıklamasını dinlemeye zahmet edin. Ben sizin o yazdığınız gibi kimseyi tanımadığım gibi kendim de öyle değilim. Kim neden üzerine alınsın? (ilgili yazılar: 1, 2, 3)
- Yazacağım da yazamıyorum diyenler: yazacağınız varsa yazın, heyecanlı oluyor, ben de muhakkak kendimden bir şeyler katarak yazılarınıza katkıda bulunurum. Ancak böylesi “bir yazsam karşıki dağlar yıkılır, çok can yanar” tavrı komik oluyor. Komik olmayın, dökün içinizi, rahatlayın. Unutmayın: laf ortaya söylenmez, ortaya salata söylenir, lafınızın arkasında durun, boşlukları doldurun (ilgili yazı)
- En çok şaşırdığım suratsız troll’ler ve onlara kızan dostlar. Sevgili dostlar için bir troll listesi tutuyorum (bkz: http://tinyurl.com/fftrolls) – geri kalan her şey için block yeter. Yüzü olmayan 10 dakika önce açılan FF hesaplarını açanlar: azıcık şahsiyetli olun, yaptığınızın altına imzanızı atmadıkça olgunlaşamazsınız.
Etikten bahsederken lütfen önce kendi etiğinizi gözden geçirin, iğneyi kendinize çuvaldızı başkasına batırmayın. Açık olun, yürekli olun, dürüst olun, kimse kucaklamasa ben sizi kucaklarım.
Son Yorumlar